Fransa “telafi edilemez” bir suçtan sorumlu olduğunu nasıl kabul etti ?

Tal Bruttmann

tal-bruttmann

Konuşmamda Fransız devletinin antisemit uygulamalardaki sorumluluğundan, konuya dair farklı belleklerin ortaya çıkmasından ve özel hafıza girişimlerinden bir devlet politikası olarak hafızaya nasıl gelindiğinden bahsedeceğim.

 
1940 yılının Fransa’sını anlayabilmek için bazı noktaları açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Savaştan önce Fransa dünyanın en büyük askeri gücü sayılıyordu. III. Reich’a karşı ilan edilen savaşın kısa sürede Fransa tarafından kazanılacağına tüm dünya emindi. Ama hikayenin devamını biliyoruz. Çatışmalar 1940 Mayıs’ında başladı, bir ay sonra Fransa’nın üçte ikisi işgal edilmişti. Fransa yenilmiş, cumhuriyet yıkılmış ve “Fransız Devleti” adı verilen yeni bir rejim onun yerine geçmişti. Fransa o dönem iki bölgeye ayrılmıştı : birincisi Vichy hükümetinin tek başına egemenliği altında olan “Özgür bölge”ydi. İkincisi Almanların Fransız bürokrasisinin bir kısmına hakim oldukları, antisemitizm dahil her alanda kanunlar yürürlüğe koyabildikleri Alman işgali altındaki bölgeydi. Almanlara ek olarak Fransız devleti de bu bölgede bir otoriteye sahipti. Ülke bölünmüş olsa da Fransız kanunları ülkenin tamamında geçerliydi. 1940’ta Fransa sadece anakaradan ibaret değildi, aynı zamanda Afrika’nın neredeyse yarısını kontrol eden devasa bir kolonyal imparatorluktu.

 
1940 yaz aylarından itibaren Fransız aşırı sağı kökenli, devrim karşıtı bir antisemitizm içinde olan yeni bir rejim Fransa’da işbaşına geldi. Bu siyasi hareket tüm Fransız devrimi kazanımlarını, özellikle de laikliği reddediyordu. Nazi rejimine çok daha yakın olan başka bir aşırı sağ da mevcuttu. Vichy rejimi Nazilerle “işbirliği”ni canlandırırken,  Nazilere daha yakın olan aşırı sağ da “ultra işbirliği”ni temsil edecekti.

 
Cumhuriyetin kazanımlarının sorgulanması
Vichy rejimi ilk günden itibaren Cumhuriyetin kazanımlarını, özellikle de Yahudilerin Fransız toplumundaki yerini sorgulayacaktı. 1789’da Fransız Devrimi’nden itibaren Fransa’yı şekillendiren çok önemli bir husus mevcuttu : devlet için sadece Fransız vatandaşları vardı. Devlet Hristiyan, Yahudi ya da Müslüman vatandaş ayrımı yapmıyordu, devlet için tüm vatandaşlar sadece Fransızdı. Din, Fransız laikliğinin bir gereği olarak, özel alana aitti.

 
Vichy rejimiyle devletin 150 yıllık tarihinde ilk defa Fransız toplumunun bir kısmına, Yahudilere yönelik ayrımcı bir politikayı yürürlüğe koyan bir hükümet işbaşına gelmişti. 1940 Ekim ayından itibaren Yahudiler “Fransız ırkına ait olmayan bir ırk” olarak tanımlandılar. Hangi ülkenin vatamdaşı olurlarsa olsunlar “ayrı bir ırk” olarak kabul ediliyorlardı. Rejim Fransız bürokrasisinin uygulayacağı ve kanunla yürürlüğe konan bir dizi kararı hayata geçirdi.

 
Bu dönemde çok önemli iki karar görüyoruz : birincisi 1940 yılının sonunda Fransız devletine bütün yabancı Yahudileri tutuklama hakkını veren karardı. Bu karara göre bir kişinin sadece Yahudi ve yabancı olması yeterliydi, hapse atılması için başka bir sebep aranmasına gerek yoktu. İkinci karar ise Yahudileri Fransız bürokrasisinden dışlamaya yönelikti. İlginç olan bu iki kararın uygulanma hızıdır. Kanunlar Ekim 1940’ta yürürlüğe girer ve iki ay sonra, Aralık 1940’ta Fransız devlet memurları arasında tek bir Yahudi kalmamıştır. Ve 40 bin Yahudi “özgür bölge”de bulunan büyük tutukluluk kamplarına hapsedilir.

 
“Kurtarıcı” Pétain
Cumhuriyet kazanımlarıyla kesin bir kopuş içinde olan bu kararları Fransız bürokrasisi hemen uygulamaya koyulur. Hiç sorun çıkarmadan ve hızla kararları hayata geçirir. Fransız devlet memurlarının tamamının bir günde antisemit olduklarını söylemiyorum tabii. Bu karmaşık ve sorunlu bir durumun en önemli sebeplerinden biri Fransa’nın uğradığı yenilginin boyutuydu. Toplum büyük bir travma içindeydi. İkinci Dünya Savaşı’na katılan büyük devletlerden sadece biri Almanlara yenilmişti, o da Fransa’ydı. Fransızlar bir adama, Birinci Dünya Savaşı’ndaki Verdun Muharebesi’nde kazandığı büyük zaferle yıldızı parlamış devlet başkanları Mareşal Pétain’e kendilerini teslim etmişlerdi. Dolayısıyla Pétain mucizevi bir adam, bir kurtarıcı gibi görülüyordu. İnsanlar ideolojik olarak yaptıklarına katılmadan, “belki Pétain Fransa’yı ayağa kaldıracak tedbirlerin neler olduğunu biliyordur” diyerek ona teslim oldular. Olaylara “Pétain Yahudileri dışlamamız gerektiğini söylüyorsa belki de haklıdır. Bu antisemit olduğumuz anlamına gelmez, belki çözüm budur” diye bakıyorlardı.

 
Bu tedbirlerin hiç bir mecburi yönü olmadığını da hatırlatmak gerek. Uygulanmamalarının hiçbir yaptırımı yoktu, memurlara “Yapmazsanız işinizden olursunuz, cezalandırılırsınız” denilmemişti. Tehdit yoktu. İnsanlara sadece uygulamaları söylenmişti ve çok etkin ve hızlı bir şekilde onlar da bunu yerine getirdiler.

 
Tutukluluk kamplarına yaklaşık 40 bin yabancı Yahudi kapatılmıştı. Fransa’da İkinci Dünya Savaşı öncesinde anakarada yaklaşık 330 bin Fransız ya da yabancı Yahudi bulunuyordu. Başka Avrupa ülkelerindeki büyük Yahudi toplumlarına -örneğin 3 milyon Yahudi’nin yaşadığı Polonya’ya-  kıyasla küçük bir topluluktu bu. Ayrıca Vichy’nin egemenliğinin altındaki Kuzey Afrika’da 500 binden fazla Yahudi yaşıyordu.

 
“Özgür bölge”de yaşayan 150 bin Yahudi’nin yaklaşık 40 bini kamplara kapatılmıştı. Bu kamplar sıradan yerler değildi, kamplarda binlerce kişi, özellikle yaşlılar ve çocuklar, tutukluluğun ilk aylarında hayatlarını kaybettiler. Çok zor koşulların hakim olduğu, sağlık açısından çok kötü durumda olan yerlerdi kamplar. Bu koşullara özellikle çetin geçen 1941 kışı eklenince çok sayıda kişi bu kamplarda canından oldu.

 
Mülksüzleştirme politikası
Bu politikanın başka bir yönü 1941 yaz aylarında görülecekti. Vichy hükümeti Fransa’da yaşayan Yahudilerin nüfus sayımına tabi tutulmasını emreder. Bu Fransa’da bir ilktir. 1941 yazında Fransız devleti Fransız topraklarında yaşayan tüm Yahudilerin sayım yaptırmalarını yoksa hapis cezasına çarptırılmalarını kararlaştırır. Aileler dört sayfadan oluşan bir form doldurmak zorundadır : ilk sayfada aile reisine, eşine ve çocuklarına dair tüm nüfus bilgileri bulunur. Diğer üç sayfa mal ve mülklerin bildirimine ayrılmıştır. İnsanlar sahip oldukları tüm malların bildiriminde bulunmak zorundaydılar. Varsa şirketleri, gayrimenkulleri, menkul varlıkları, banka hesapları…

 
Belediyelerde doldurulan formlar valiliklere gönderiliyor, orada memurlar tüm bu bilgileri fişlere işliyordu. İsim, milliyet, adres ve meslek bazında fişler oluşturuluyordu. Böylece Yahudilerin sahip olduğu tüm varlıkları kesin bir şekilde bilmeyi sağlayacak devasa bir merkezi dosya oluşturulur.

 
Bu fişleme Vichy’nin antisemit politikasının yeni aşamasına denk düşer : Yahudilerin mülksüzleştirilmesi. Nüfus sayımını izleyen haftalarda bu kapsamlı politika yürürlüğe konur. Amaçlanan basittir : Yahudilerin tüm varlıklarını elinden alarak onların “Fransız” ellere aktarılmasını sağlamak. Bu politika Fransız toplumunun onayı olmadan uygulananazdı. Açık arttırmayla satılacak mülkleri satın alacak birilerinin olması gerekiyordu.

 
“Yahudi meselesi genel komiserliği” adı altında yeni bir birim kurulur, esasında bu birim bir nevi “Antisemit politikadan sorumlu bakanlık”tır. Bu “bakanlık” mülklerin satışını bir çok mesleğin müdahil olduğu bir süreçle yerine getirir : el konulan bina ya da dairelerin değerini tespit etmek için mimarlar, şirketleri incelemek için muhasebeciler, el koyma işlemleri için icra memurları, avukatlar vs gereklidir. Ve herşeyden önce potansiyel alıcılar lazımdır. Uygulamalanın geniş bir şekilde reklamı yapılır. Satış afişleri Fransa’nın her yerine asılır, ilanlar bütün gazetelerde yayınlanır. Herkesin haberdar olduğu bir politikadır bu.

 
Yahudilerin kamplara kapatılması ve memuriyetten atılmasında olduğu gibi mülksüzleştirilmeleri de başarılı olacaktır. 1941 yaz aylarında uygulanmaya başlanmasından iki yıl sonra, 1943 sonunda Fransa’da Yahudilerin elinde hiçbir özel mülkiyetin kalmadığını görürüz.

 
Olan bitene seyirci kalan Fransızlar
Aynı zamanda işgalcilerle işbirliği politikası da yürürlüktedir. Özellikle büyük baskınlarda bunu görmek mümkündür. İşgal sırasında Fransa’da Yahudi toplumuna karşı iki uygulama mevcuttur. Birincisi hem işgal bölgelerinde Almanlar, hem de özgür bölgede Fransız devleti tarafından uygulanan dışlama politikalarıdır. Fransız devleti tarafından uygulanan bu antisemit politika Almanların bu yönde bir emri olmadan, tamamen Fransız hükümetinin iradesiyle hayata geçirilir. Hatta Vichy hükümeti Almanlarla antisemit politikalar konusunda bir yarışa girer. 1942 yazından itibaren Fransa’da yürülüğe konan ikinci bir politika ise “nihai çözüm”dür, Yahudilerin öldürülmesidir. Bu tamamen Almanların emrettiği bir politikaydı, ancak bunun için Fransa dahil olmak üzere tüm Avrupa’da çeşitli devletlerin desteğine ihtiyaç duyacaklardı. Ancak “nihai çözüm”ün uygulanmaya başlanmasından  önce, 1941’de Almanlar işgal edilen bölgelerde Yahudileri tutuklamak için Fransızlardan destek alacaklardı.  1941’de yapılan bir baskını gösteren fotoğrafa baktığımızda duruma dahil olan dört tarafı görebiliyoruz : Fransız polisleri, Alman askerleri, tutuklanan Yahudiler ve olanlara seyirci kalan Fransızlar. 1941 yazında Yahudilerin maruz kaldığı zulüm ve tehcirde merkezi bir rol oynayacak Drancy kampı inşa edilir.

 
Savaş sonunda Fransa’daki Yahudilerin dörtte biri (anakarada yaşayan 330 binden yaklaşık 80 bini) “nihai çözüm”ün bir sonucu olarak hayatını kaybeder. Fransa’nın işgalden kurtarılmasını izleyen aylarda Fransız toplumunu piramidin en tepesinden en altına kadar etkileyecek bir “arındırma” politikası izlenir. Özellikle dönemin devlet başkanı Mareşal Pétain ve Konsey Başkanı olarak adlandırılan Başbakan Pierre Laval yargılanır. “Düşmanla işbirliği” yani ihanetten yargılanırlar. Bu “arındırma” dalgası Almanlarla işbirliğine dair tüm sorunları içerir. Masaya yatırılan sadece devlet antisemitizmi olmasa da bu mesele de bir çok davada gündeme gelecektir.

 
Özel hafıza girişimleri
Shoah hafızasının Fransa’da nasıl doğduğuna bakalım. Bu yönde bir hareket öncelikle Yahudi toplumu içinde ortaya çıktı. 1950’de “Meçhul Yahudi Şehidi Anıtı”nın temeli atıldı. Bu anıt o dönem “Yahudi şehadeti” olarak anılan Shoah’ya adanmış dünyadaki ilk anıttı. Bu anıt Yahudi toplumunda destek bulmuş ancak mücadelesini tek başına yürüten bir adamın girişimiydi. Meçhul Yahudi Şehidi Anıtı daha sonra Shoah Anıtı’na (Mémorial da la Shoah) dönüşecekti.

 
Fransız devletinin antisemit uygulamalardaki rolünün sadece bir cemaat özelinde değil, kamuoyunu nezdinde sorgulanması için 70’li yılları beklemek gerekecekti. Çok sayıda bilimsel yayın bu dönemde yayınlanır. Bir dizi kitap, sadece birkaç yüz okuyucuyla sınırlı kalmayıp onbinlerce satarak temel bir rol oynar. İlk olarak Amerikalı tarihçi Robert Paxton’un “Vichy Fransa’sı” kitabı yayınlanır. Kitap Vichy’nin egemen bir rejim olduğunu ve Nazilerle işbirliğine kendi iradesiyle girdiğini ortaya koyar. Fransa’da bu konuda büyük bir tartışma başlatır. Daha sonra Serge Klarsfeld’in çalışmaları, özellikle de “Fransa Yahudileri’nin tehcir hafızası” yayınlanacaktır.

 
Bu çalışmalar sonucunda insanlığa karşı işlenen suçlara dair dört dava açılır. Bu davaların herbiri Fransa Yahudileri’nin maruz kaldığı zulmün farklı yönlerini ele almasından dolayı önem taşır.

 
Kamuoyunun baskısı
90’lı yılların başına kadar Fransız topraklarında Shoah hafızasına dair devletin resmi yönde hiçbir girişimi yoktur. “Meçhul Yahudi Şehidi Anıtı” ya da Drancy’ye 1976’da bir levha konulması gibi özel girişimler görülür. Fransız Cumhuriyeti ilk defa 1994’te resmi bir levha konulmasına karar verebilecektir.

 
Temmuz 1942’de yapılan baskında tutuklanan Yahudilerin götürüldüğü Vel d’Hiv (Kış Velodromu) 1940’ların sonunda kapatılır. Her 7 Temmuz’da Vel d’Hiv’in önünde tehcir edilen Yahudiler için anmalar düzenlenir. Bu fotoğrafta savaşın sonunda “Vel d’Hiv baskını kurbanı Yahudilerin anısına” yazılı bir levhayı görüyoruz. Bu Yahudi toplumundan gelen özel bir girişimdi ve bugün yıkılmış bir duvara yerleştirilmişti. Vel d’Hiv yıkıldıktan sonra yerine İçişleri Bakanlığı inşa edilir. Yeni binaya 1974’te bir anma levhası konur, ama bu da özel bir girişim sonucunda olur. Henüz resmi yetkililer mekanın tarihini anmaya yanaşmamaktadır.

 
Fransız Cumhuriyeti ilk defa 1994 yılında resmi olarak Drancy’ye bir anma levhası konulmasını kararlaştırır. 1993 yılında René Bousquet’nin (Vichy hükümetinin polisten sorumlu genel sekreteri) öldürülmesiyle birlikte Bousquet’nin savaş sonrasından bugüne kadar yetkililer, özellikle de Cumhurbaşkanı François Mittérand tarafından korunmasına dair polemikler yaşanır. Mittérand’a yönelik kamuoyu baskısı o kadar büyüktür ki kendisinden önceki tüm devlet başkanlarının reddettiğini kabul etmek ve “Fransa’nın Nazi Almanyası’yla işbirliği yaptığını” söylemek zorunda kalır. General De Gaulle Vichy’nin varlığını tanımayı hep reddetmişti. Halefleri Pompidou, Giscard d’Estaing ve Mittérand da onunla aynı çizgide davranarak “Vichy diye bir şey yoktu. Gerçek Fransa Londra’daydı. Fransa’da o dönem yaşananlardan Fransız makamları sorumlu tutulamaz, olanlardan sadece işgalciler sorumludur” söylemini sürdürdüler. Bousquet olayı patlak verdikten sonra bu tutum Mittérand için artık devam ettirilemez bir hal alır. Bousquet’nin o güne kadar korunmuş olması François Mittérand’a yöneltilen eleştirilerin kaynağı olur ve Mittérand yarım ağızla ve karmaşık bir şekilde de olsa resmi bir tanımada bulunur. Hiçbir anlam taşımayan bir metin kabul edilir : “Fransız Cumhuriyeti “Fransız devleti hükümeti” denilen de facto otoritenin hüküm sürdüğü dönemde işlenen insanlığa karşı suçlar ile ırkçı ve antisemit zulümlerin kurbanlarını anar”. Metinde “Fransa” denilmez, kurbanların Yahudi oldukları söylenmez. “Irkçı ve antisemit zulümler”den bahsedilir. Mittérand’a yönelik baskılardan sonra Vel d’Hiv ve Drancy’ye ilk defa yaşananları anan resmi levhalar asılır.

 
Daha ileri bir adım için 1995 yılında seçilmesinden sonra Vel d’Hiv’de çok önemli bir konuşma yapan Jacques Chirac’ı beklemek gerekecektir. Jacques Chirac “Fransa’nın telafi edilemez bir suç işlediğini” ve Yahudilerin işgalciler adına tutuklanmasına katıldığını kabul eder. Bu tarihten sonra hafıza savaşları sona erer ve tarihin o sayfası çevrilir. Jacques Chirac tarihi bir gerçekliği tanımıştır. Devlet başkanı olarak yaşananların Fransa’nın tarihinin bir parçası olduğunu ve Fransa’nın tarihinin bu sayfasından sorumlu olduğunu ifade eder.

 
İstanbul Fransız Kültür Merkezi’nde 17 Nisan 2014′te düzenlenen toplantıdaki konuşmasının bazı bölümlerinden alıntıdır.