“Uygun eylem biçimleri bulmak gerek”

Serge Klarsfeld

DSC_0594-1

“Türkiye’nin gördüğüm ilk zengin ülke olduğunu hatırlıyorum, Batı Avrupa o dönemler yoksulluk içindeydi çünkü. İstanbul’da Amerikan arabaları, reklamlar görmüştüm.

 

Akdeniz’in öte yanından, İstanbul’a gelişimden on sene önce, bir Shoah çocuğuydum ben. Çoğu Ermeni ve Yahudi gibi, ben de bu trajediye doğrudan maruz kaldım. Almanlar Nice’e geldiği zaman babam bir dolabın içine gizli bir bölme yaptırmıştı, annem, kızkardeşim ve ben oraya saklandık. Ailesini kurtarmak için eve gelen Gestapo’ya kapıyı kendisi açtı. Bizim için kendini feda ettiği ve onu çok sevdiğim için Shoah’yla bağımı hep muhafaza ettim. Paris’teki Memorial de la Shoah’nın temellerinin atıldığı ve 1956’da açıldığı  güne tanıklık ettim.

 

Bundan birkaç sene sonra, 1960’ta genç bir Alman kızla tanıştım, Yahudi değildi ve babası Alman ordusundaydı. Onunla evlendim çünkü seviyordum onu. Bu bana gayet normal geldi. Son derece normal, siyasetten uzak bir hayata başladık. Ama Shoah’ya bağlıydım, o zamanlar henüz Shoah olarak adlandırılmıyordu, bu devasa trajedi için bir isim yoktu.

 

Eşim koyu bir Almandı, Berlin’de doğmuştu. Savaş zamanının ve sonrasının Berlin’ini biliyordu. Eşim hep Almanya’nın birliği hissi içinde oldu. Fransa’ya geldiğinde Almanya’nın Fransız toplumunda çok negatif bir imajının olduğunu gördü. Bu konuda bir şeyler yapmaya karar verdi.

 

1963’te General De Gaulle ve Alman şansölyesi Adenauer bir dostluk ve uzlaşma anlaşması imzaladılar ve bir süre sonra Fransız-Alman gençlik bürosunu kurdular. Eşim bu büroda çalışmak için başvurdu. Kabul edildi ve büronun sekreteri oldu. Bundan iki sene sonra, 1966’da, yeni Alman Şansölyesi Kurt Georg Kiesinger Adenauer’in yerine göreve geldi. Nazi geçmişi vardı ve bu durum parlementonun onu seçmesine engel olmamıştı. Eşim onun seçilmesine karşı yazılar yazdı. Hitler Almanyası’nın girdiği kötü yolu ifşa eden bildiriler dağıttıkları için öldürülen iki katolik öğrenci Hans ve Sophie Scholl’den esinleniyordu. Scholl’ler Almanlardan olanları unutmamalarını ve eski Nazileri tekrar göreve getirmemelerini istemişlerdi. Eşim onların vasiyetlerine uyarak makaleler yazdı ve bu yüzden işinden oldu. Evlilik yoluyla Fransız olmuş, Alman vatandaşı olan, ama Paris’teki işinden edilen bir eşim vardı artık. Bu konuda bir şeyler yapmaya karar verdik. İki kişiydik. Nasıl bir kampanya yürütebilirdik ? Amacımız onur için bir kampanya yürütmek değildi. Şansölyenin Alman siyaset sahnesinden çekilmesiydi amacımız.  Siyasetten eski Nazilerin temizlenmesini istiyorduk.

 

Sembol hale gelecek eylemler
Bir dosya oluşturmanın şart olduğunu düşündük. Tüm eylemlerimizde bu bir zorunluluk, bir “must” oldu. Bunun için belgeler topladık, Doğu Almanya’ya, Amerika’ya gittik. Sağlam bir dosya oluşturduk çünkü uğraşacağımız kişi Hitler’in yabancı ülkelere radyo propagandasından sorumlu yardımcı müdürüydü. Beate dosyayı Alman üniversitelerine, sivil toplumuna sunmak için çeşitli yerlerde dolaştırmaya başladı. Ama bu adımlar olumlu sonuç vermedi, insanlar harekete geçmediler. Sembol hale gelecek eylemler bulmak gerekiyordu.

 

İlk eylemi Beate Alman parlementosunda şansölye konuşurken yaptı : izleyicilerin önünde birden ortaya çıkıp “Nazi Kiesinger, istifa !” diye bağırdı. Şansölyenin sarsıldığını, konuşmakta zorlandığını gördü, geçmişi ilk defa yüzüne çarpılmıştı. Bu deneyim bize sembol hale gelecek başka eylemler bulmak gerektiğini gösterdi. 1968’de Berlin’de Günter Grass ve başka tanınmış kişilerin bulunduğu büyük bir toplantıda Beate şansölyeye tokat atacağına söz verdi. Ve Kasım 1968’de Hristiyan Demokratlar’ın kongresinde tüm  güvenlik engellerini aşarak -korumalar silahlarını çekmişti ama etrafta çok insan olduğu ve belki de siyasetçileri de vurabilecekleri için ateş edemediler- şansölyeye kuvvetli bir tokat attı. Sembolik anlamı çok güçlü bir eylemdi bu çünkü şansölye elini yüzüne koymuş ve bir gözü mosmor bir halde iken fotoğrafları çekilmişti. Eliyle yüzünü kapatırken çekilen fotoğrafın anlamı büyüktü. Bu tokat savaş sırasında zekasını suçlu bir rejimin hizmetine veren bir babaya kızının attığı tokattı, istediğimiz etki tam da buydu.

 

Beate’nin kuşağından, daha yaşlı, hatta daha genç insanlar da bugün hala bu tokatı hatırlıyorlar. Çok güçlü bir eylemdi. İşte güçsüz olduğumuz halde etkili olmanın bir yolunu bulmuştuk, Beate bunun için hayatını tehlikeye atmıştı. Bu eylemi başka eylemler izledi. Siyaseten solda olan Alman gençliğini bu tokat harekete geçirdi. Gençler her yerde ellerini kaldırıp “Nazi Kiesinger istifa !” diye slogan atıyorlardı. Ve Kiesinger seçimleri çok az bir oyla kaybetti. %42 oy alan Willy Brandt Liberal Parti ile ittifak yaparak şansölye seçildi.

 

Sosyal demokratlar iktidara geldi ve Almanya’da zihniyetleri dönüştürdüler. Willy Brandt İkinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarını tanıdı ve Varşova gettosunda diz çökerek özür diledi. Tüm  bunlar Kiesinger’in temsil ettiği Almanya’ya karşı bir seferberlik olmasaydı mümkün olamazdı. Uygun eylemi bulmak ve sağlam bir dosya oluşturmak şartıyla bir davada ilerleme sağlamanın mümkün olduğunu gördük. Siyasete müdahil olmamızın artık bittiğini sanıyorduk. Ama bir sene sonra Fransa’da Yahudilerin kamplara sürülmesinden sorumlu olan Nazilerin yargılanması için yeni bir kampanya başlattık. Bu Naziler polis teşkilatının başında olan çok önemli kişilerdi.

 

Bu suçlular Almanya’dan Fransa’ya iade edilemiyordu, bu yüzden harekete geçmeye karar verdik. 1954’te imzalanan Paris anlaşmasınden dolayı -Fransa bu anlaşmayla Almanya’ya Fransa’da kapatılmamış dosyalar hakkında bir yargılama yapmayı yasaklamıştı- Almanya bu suçluları yargılayamıyor ve Fransa’ya iade etmeyi de reddediyordu. Almanya’nın, Willy Brandt iktidara gelene kadar, bu suçluları yargılamasını sağlayacak yeni anlaşmayı onaylaması tam 17 senesini aldı. Willy Brandt seçildiğinde Fransa ile bu konuda yeni bir anlaşma yaptı ama Liberal Parti onaylamayı reddetti. Hristiyan Demokratlar da onaylamak istemedikleri için parlementoda bu anlaşmaya karşı çıkan bir çoğunluk oluşmuş oldu.

 

İnsanları harekete geçirmek
Beate ve ben o zamanlar hala mücadelemizde yalnızdık. Alman parlementosunu Fransa-Almanya yargı anlaşmasını onaylamaya zorlamaya karar verdik. Bunu nasıl yapabilirdik ? Daha önce yaptığımız eylemlerin devamı olarak bu suçluların 1 numarası olan Kurt Lischka’yı kaçırmaya karar verdik. Başarırsak onu Paris’te İçişleri Bakanlığı’nın önüne bırakacaktık, orada tutuklanacağını biliyorduk çünkü 1945’ten beri hakkında bir tutuklama kararı vardı. Başaramazsak Beate Kurt Lischka’nın dosyasıyla Almanya’ya gidecek ve kendini ihbar edecekti, bu sefer Beate tutuklanacaktı. O zaman büyük suçlar işlemiş birisi serbest iken onun yargılanmasını isteyen kişi hapse girmiş olacaktı. Bu insanları harekete geçirecek bir durumdu. Bizimle gelecek üç arkadaş  bulmuştuk, bize yardım etmek için sadece 24 saatleri vardı. Ama kaçırma eylemini başaramadık, Lischka çok uzun ve iri yapılı bir adamdı, çok zordu, bu konuda hiç deneyimimiz yoktu. Dolayısıyla geri döndük. Ve Beate kaçırma girişimine dair belgelerle Almanya’da kendini ihbar etti. Dosyaya bakan savcı için bu içinden çıkılmaz bir durumdu. Beate’i tutuklamazsa bu durum Almanya’da yasaları ihlal etmenin cezasız kalabileceği anlamına gelirdi. Tutuklarsa da Fransa’da direnişçiler ile toplama ve imha kamplarına gönderilen Yahudileri temsil eden dernekler protestolar düzenleyeceklerdi. Öyle de oldu. Beate üç hafta hapis yattı, sonra serbest bırakıldı.

 

Bu tarihten sonra tekrarlanan eylemlere geçtik. Sembolik yerler seçtik. Örneğin Lischka büyük camekanlı bir şirkette çalışıyordu. Bu camekanları Almanya’daki yasaların sembolü olarak kabul ettik. Oraya gençlerden oluşan bir komando ekibi gönderdik. Gençler camları indirdiler. Bir hafta sonra, camlar yeniden takıldığında ikinci bir komando ekibi gelip camları yeniden indirdi. Göstericiler tutuklandı. Ama bu defa, göstericiler gençlerden değil kamplara gönderilen Yahudilerden oluşuyordu. Auschwitz’den kurtulanları hapiste tutmak nasıl mümkün olabilirdi ? Çok zordu bu, üstelik aralarında bir haham da vardı. Alman yargısı “duruşmayı ileri bir tarihe erteleyerek” onları serbest bırakmak zorunda kaldı. Duruşma günü üçüncü bir ekip gelip camları yeniden kırdı. Tüm bunlar gazetelerin manşetlerine çıktı. Buna benzer eylemleri arttırdık ve Fransa’dan kamplara gönderilenlerin çocukları olan ve bizimle yaşıt Yahudiler etrafımızda toplanmaya başladı.

 

Bir davaya hazırlık için bütün kurbanların isimlerinin yer alacağı bir liste yapmaya giriştik. Fransa’da yaklaşık 80 bin  Shoah kurbanı vardı. Kurbanlar arasında çok sayıda -11 bin- çocuk olduğu için insani çok duygulandıran bir çalışmaydı bu, adeta hayaletlere isim, soyisim, doğum yeri ve tarihi vererek tekrar yaşama döndürmek gibiydi. Derneğimizin ruhunu eylemler ve hafıza çalışmaları güçlendiriyordu. Adalet çabası bizi hafıza ve tarih üzerine çalışmaya yönlendirdi.

 

Derlediğimiz belgeleri yayınladık ve Almanya’nın iki meclisinin tüm milletvekillerine gönderdik. Bir toplum sadece eylemlerle değil, aynı zamanda belgelerle ikna edilebilir. Belgeler olmadan tek başına eylemler sonuç vermezdi. Eylemler olmadan da belgeler işe yaramazdı. İkisi de gerekliydi. Tüm bu davalar Fransız toplumunun bilgi ve bilinç düzeyinin yükselmesini sağlayan önemli sayıda tarihi bilgiye ulaşabilmesini sağladı.

 

Çekinceleri olan bir toplumun bir hakikati tanıması ve kabul etmesi için kampanya yürütmek isteyenlere şunları önerebilirim : “Almanya doğru adımlar atmalıdır ama bu adımların zor olduğunu biliyoruz” derdik hep. Bu yönde çok baskı olması gerekli. Ama baskı yapmak için dosya oluşturmak lazım. Önem verdiğim hususlardan biri Ermenistan konusudur. İşlenen suçlar cezalandırılabilseydi Shoah da önlenebilirdi. Ermeni Soykırımı’ndan sorumlu olanların cezasız kaldığını gören Hitler’in bu ölçekte bir suç işleyenlere dokunulmayacağını düşündüğüne inanıyorum. Bugün uluslararası bir ceza mahkemesi var. Ama sorumluluğunu kabul etmek konusunda çekinceleri olan bir devlet var. Yüz sene geçmiş. Bence Avrupa Birliği’nden bu konudaki belgelerle ilgili bir çalışma yapmak için destek istenmeli. Ve hakikati topluma ve siyasi elitlere ulaştırmak için uygun düşen eylem biçimleri bulmak gerek. Biz kendi eylemlerimizi bulduk. Burada belki daha zordur bu. Almanya, Fransa ve Türkiye’deki koşullar çok farklı olsa da belki deneyimimden bazı sonuçlar çıkarabilirsiniz”.

İstanbul Fransız Kültür Merkezi’nde 5 Mart 2014′te düzenlenen toplantıdaki konuşmasının bazı bölümlerinden alıntıdır.